Risale-i Nur'un zuhurundan kırk sene evvel,
geniş bir hiss-i kablelvuku,
acip bir tarzda,
hem bende,
hem bizim köyde,
hem nahiyemizde tezahür ettiğini
şimdi bir ihtar-ı manevi ile kat i kanaatim gelmiş.
Şefik ve kardeşim Abdülmecid gibi eski talebelerime
bu sırrı faş etmek isterdim.
Şimdi Cenab-ı Hak sizlerde çok Abdülmecid leri
ve çok Abdurrahman ları verdiği için, size beyan ediyorum:
büyük bir iftihar,
hatta bazan temeddüh suretinde bir haletim vardı.
İstemediğim halde
pek büyük bir iş ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum.
Kendi kendime derdim:
Senin beş para kıymetin yok.
Bu temeddühkârane,
hususan cesarette çok fazla gösterişin niçindir?
Bilmiyordum, hayret içindeydim.
Bir iki aydır o hayrete cevap verildi ki:
Risale-i Nur, kablelvuku kendini ihsas ediyordu.
Sen, adi odun parçası gibi bir çekirdek iken,
o firdevs salkımlarını
bilfiil kendi malın gibi
hiss-i kablelvuku ile hissedip hodfuruşluk ederdin.
hem eski talebelerim,
hem hemşehrilerim biliyorlar ki,
bizim köyümüz,
fevkalade gösteriş ve cesarette ileri göstermek için
temeddühü çok severdiler;
güya büyük bir memleketi fetheder gibi
kahramanane bir tavır almak istiyordular.
Ben, hem kendime,
hem onlara çok hayret ederdim.
Şimdi hakiki bir ihtar ile bildim ki:
O masum Nurslu insanlar, Nurs karyesi;
Risale-i Nur'un nuruyla büyük bir iftihar kazanacak;
o vilayetin, nahiyenin ismini işitmeyen,
Nurs köyünü ehemmiyetle tanıyacak diye
bir hiss-i kablelvuku ile
o nimet-i İlahiyeye karşı teşekkürlerini
temeddüh suretinde göstermişler.
birden bire,
meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Taği himmetiyle
o kadar çok talebeler ve hocalar ve alimler çıktılar ki,
bütün Kürdistan onlarla iftihar eder bir şekil aldığı zaman,
içlerinde
münazara-i ilmiye
ve pek büyük bir himmetle
ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde
öyle bir vaziyet hissediyordum ki,
güya ru-yi zemini fethedecek bu hocalardır.
Eski meşhur ulema ve evliyalar ve allameler ve kutublar
-onların medar-ı bahsi oldukça-
ben de dokuz on yaşındayken dinliyordum,
kalbime geliyordu ki,
bu talebeler, alimler,
ilimde, dinde
büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı.
Bir talebenin bir parça ziyade zekaveti olsaydı,
büyük bir ehemmiyet verilirdi.
Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa
büyük bir iftihar alırdı.
Ben de hayret ediyordum,
o hissiyat bende de vardı.
Hatta tarikat şeyhleri ve dairelerinde
medar-ı hayret bir müsabaka,
hem nahiye, hem kaza, hem vilayetimizde vardı.
O haletleri başka memleketlerde o derece göremedim.
Şimdi bir ihtar ile kat i kanaatim geldi:
O talebe arkadaşlarım,
o üstadlar hükmünde hocalarım,
o mürşidlerim, evliya ve şeyhlerim,
bir hiss-i kablelvuku ile ruhu hissedip akıl bilmeyerek
-ki en lüzumlu bir zamanda-
o talebeler içinde
ve o hocaların şakirtleri içinde
ve o mürşidlerin müridleri içinde
parlak bir nur çıkacak,
ehl-i imanın imdadına gelecek diye,
o istikbaldeki nimet-i İlahiyeye
gayet ağır
ve acip şerait içinde
ve hadsiz muarızların karşısında
ve bin seneden beri kuvvet bulan dalaletin mukabilinde
ve gayet vehham ve garazkar düşmanlarımızın desiselerinin ihatasında
ve iki dehşetli mahkemenin uzun tetkikatında
Risale-i Nur'un bu
fevkalade galebesi
ve harikulade perde altında tenviratı
ve düşmanlarını mecbur edip serbestiyetini kazanması gösteriyor ki,
o mevkiine layıktır ki,
kablelvuku
İmam-ı Ali Radıyallahu Anh ve Gavs-ı Azam (kuddise sırruhu)
ondan haber verdikleri gibi,
bunlar, köy ve nahiye ve vilayetim,
benimle beraber şuursuz olarak geleceğini hissedip mesrur olmuşlar.
Evet, Risale-i Nur'un tercümanı
hem fakir, hem adi iken,
şansız ve ami bir hanedan olduğu halde,
tarihçe-i hayatında yazıldığı gibi
fevkalade istiğna
ve hediye ve sadakaları kabul etmemek
ve emsalsiz bir izzet-i ilmiye namıyla kimseye baş eğmemek
ve tenezzül etmemek
ve haddinden bin derece ziyade işlere girişmek gibi haller,
bu mezkur sırdan ileri gelmiştir.
Sizi eski talebelerim ve eski arkadaşlarım
ve kardeşim ve biraderzadem Abdülmecid ve Abdurrahman'lar bildiğimden,
bu mahrem sırrı size açtım.
Evet, ben, yirmi dört saat evvel hassasiyetimle
ve asabımın rutubetten tesiriyle
rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi,
aynen öyle de,
ben ve köyüm ve nahiyem,
kırk dört sene evvel
Risale-i Nur'daki rahmet yağmurunu
bir hiss-i kablelvuku ile hissetmişiz demektir.
HİSS-İ KABLELVUKUUN TETİMMESİ
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Risale-i Nur'un zuhuru
hiss-i kablelvuku ile
külli bir surette hissedilmesi gibi,
Risale-i Nur'un has talebelerinin
bir kısmının itirafıyla
ve bir kısmının tarz-ı hayatı
Risale-i Nur gibi bir hizmete
namzetliğini gösterdiği cihetle
bu tetimmeyi yazıyorum:
Evet, hiss-i kablelvuku,
herkeste cüz i-külli vardır;
hatta hayvanatta dahi vardır;
hatta rüya-yı sadıkanın ehemmiyetli bir kısmı,
bu hiss-i kablelvukuun nev'indendir;
hatta bazılarda
hassasiyet cihetiyle keramet derecesine çıkar.
Benim asabımdaki hassasiyetle
yağmurdan yirmi dört saat evvelki
rutubet-i havaiye ile yağmurun gelmesini hissetmem,
bir cihette hiss-i kablelvuku sayılabilir ve bir cihette sayılmaz.
Ben, Risale-i Nur'a ehemmiyetli hizmet eden kardeşlerimin
tarz-ı hayatlarına dikkat ettim, gördüm ki,
aynı benim güzeran-ı hayatım gibi,
Risale-i Nur gibi bir neticeye göre techiz edilip sevk edilmiş.
Evet, Hüsrev, Feyzi, Hafız Ali, Nazif gibi
çok kardeşlerimizin
geçen tarz-ı hayatları
bu hizmet-i Nuriyeye göre bir vaziyet verildiğini
onlar hissettikleri gibi;
ben de, çok has kardeşlerimde,
hatta burada aynen tarz-ı hayatım gibi
böyle bir nurani meyveyi vermek için
tanzim edilmiş görüyorum.
Hissetmeyen kısmı,
dikkat etseler hissedecekler.
Ben kendim,
bütün hayatımın harika kısmını,
evvelce Gavs-ı Azamın bir silsile-i kerameti telakki ediyordum;
şimdi Risale-i Nur'un bir silsile-i kerameti olduğu tebeyyün etti.
Ezcümle:
Ben Hürriyetten evvel İstanbul'a gelirken,
yolda,
bir iki mühim ilm-i kelama ait kitaplar elime geçti.
Dikkatle mütalaa ettim.
İstanbul'a geldikten sonra,
sebepsiz olarak hem ulemayı,
hem mektep muallimlerini münazaraya,
"Kim ne isterse benden sorsun" diye ilan ettim.
Medar-ı hayrettir ki,
münazaraya gelenlerin bütün sordukları sualler,
yolda mütalaa ettiğim
ve hafızamda kaldığı meselelerdi.
Hem, filozofların sordukları sualler,
hafızamda bulunan meselelerdi.
Şimdi anlaşıldı ki,
o fevkalade muvaffakıyet
ve benim de haddimden çok ziyade
o hodfuruşluk
ve mânâsız izhar-ı fazilet ise,
ileride
Risale-i Nur'un İstanbulca
ve ulemaca makbuliyetine
ve ehemmiyetine
zemin hazır etmek imiş.
İkincisi:
Hatta ben, fakir ve muhtaç olduğum
ve zahid ve sofu ve riyazetçi olmadığım
ve büyük bir şeref ve haysiyet ve hanedanlık haysiyetinden,
şan ve şerefinden hissedar olmadığım halde,
tarihçe-i hayatımda yazıldığı gibi,
küçükten beri
halkların mallarını, hediyelerini kabul edemiyordum,
ihtiyacımı izhara tenezzül edemiyordum.
Beni bilenler gibi, ben de çok hayret ederdim.
Şimdi hassaten birkaç sene zarfında anlaşıldı ki,
Risale-i Nur'un dehşetli bir mücahedesinde,
tamah ve mal yüzünden mağlub olmamak
veitiraz gelmemek için
o halet-i ruhiye bize ihsan edilmişti.
Yoksa,
düşmanlarım o cihetten büyük bir darbe indirecektiler.Emirdağ Lâhikası | Hiss-i Kablelvukuun Tetimmesi | 51
olan Cenab-ı Mevlâ ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz hamd ve şükrediyorum ki,